Kral Elina henüz altı yaşındayken saraya ülkenin en yetenekli demircilerini çağırmış ve küçük kızın başına tahta ve demirden yapılmış ağır bir miğfer taktırmıştı. Sadece gözleri ve ağzı için küçük açıklıklar bulunan bu tuhaf maske, demir bir kilitle mühürlenmiş, anahtarı ise kral tarafından kendi boynunda taşınmaya başlanmıştı. Bu sırrı bilen tek kişi olan kraliçe birkaç ay sonra ölünce, küçük kız bu gizemli kafesin içinde tamamen yalnız kaldı. Sarayda kulaktan kulağa yayılan korkutucu kehanetler ve çirkinlik söylentileri büyürken, sessizliğe gömülen prenses geceleri boş salonlarda piyano çalarak yaşamını sürdürdü.
Yıllar geçtikçe maskenin ardını görmeye çalışan meraklı hizmetkârlar ve demirciler saraydan birer birer uzaklaştırıldı ve böylece gizem daha da derinleşti. Yaşlanan kral, kızının yalnızca evleneceği gün bu miğferden kurtulacağını söylese de, yüzünü hiç görmedikleri bir “lanetten” korkan hiçbir prens Elina ile evlenmeye cesaret edemedi. Ta ki ülkeye Richard adında, unvanını kaybetmiş fakir bir prens gelene kadar. Çevresindekilerin “taht avcısı” ve “deli” suçlamalarına aldırmayan genç adam, bu gizemli kızla evlenmeyi kabul etti ve büyük düğün günü tüm krallığın katılımıyla katedralde düzenlendi.

Tören günü katedral, yüzlerce mumun ışığı altında toplanmış meraklı soylularla dolup taşıyordu; herkes yıllardır demir kafes içinde yaşayan prensesin yüzünü görmek için nefesini tutmuştu. Kral, gümüş işlemeli beyaz gelinliği içindeki kızını sunağa doğru götürürken rahibin bile sesi heyecandan titriyordu. Evlilik yeminlerinin ardından en beklenen an geldi; yaşlı kral titreyen elleriyle boynundaki anahtarı çıkarıp kilide yerleştirdi. Metalik ve ağır bir “klik” sesiyle birlikte miğfer yavaşça yukarı kaldırıldığında, salondaki herkes şok içinde geri çekildi, bazıları dehşetten nefesini tuttu.
Maskenin altından beklenenin aksine bir canavar ya da korkunç bir yara izi çıkmadı; Elina büyüleyici bir güzelliğe sahipti. Altın sarısı saçları, pürüzsüz teni ve etkileyici gözleriyle adeta bir meleği andırıyordu; ancak asıl ürküten şey yüzündeki donukluktu. Yıllarca karanlığa hapsedilen prensesin gözlerinde ne sevinç ne de yaşam belirtisi kalmıştı — sanki ruhu tamamen sönmüştü. Şaşkın başdanışman krala dönerek, “Neden böyle kusursuz bir güzelliği dünyadan sakladınız?” diye sordu.

Yaşlı kral gözyaşları içinde dizlerinin üzerine çöktü ve “Annesinin güzelliği yüzünden savaşlar çıktı, cinayetler işlendi; ben sadece kızımı bu acımasız kaderden korumak istedim,” dedi. O an ilk kez herkesin önünde konuşan Prenses Elina, babasının gözlerinin içine bakarak, “Sen benim yüzümü değil, bütün hayatımı sakladın,” dedi. Ardından genç kadın, şaşkın damadı ve pişmanlık içindeki babasını kilisede bırakıp töreni terk etti; birkaç gün sonra ise saraydaki tüm haklarından vazgeçerek uzak diyarlarda sıradan bir insan gibi özgürce yaşamak üzere tamamen ortadan kayboldu.